Bir Milletin Otopsisi, Üçüncü Kısım - Faux Pas

Alman Edebiyatı'nın farklı dönemlerini işleyen kitaplarla çıktığım yolculukta, iki cihan harbini kendi üsluplarıyla inceleyen iki farklı kitabı ele aldıktan sonra, yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından olan Günther Grass'ın Teneke Trampet'ini seçerken bir ırkın otopsisini incelemeyi umut ettiğimi söylemeliyim. Grass, Oskar karakteriyle bunu bize veriyorsa da oldukça dolaylı bir yoldan, oldukça sürreal bir dünya resmederek veriyor. 

Oskar Matzerath hakkında öğrendiğimiz ilk şey, bizlere hikayesini bir tımarhaneden aktardığı. İlk anıları, dizlerinin üzerine oturttuğu teneke trampeti çalmak olan Oskar, artık öldüğünden emin olduğu 'bireycilik' hastalığına kapılmamak adına (zira herkes eşit derecede yalnızdır ve çaresizdir, bu da bizi bireyler değil, yalnız ve çaresiz bir insan topluluğu yapar), hayat hikayesine büyükanne ve büyükbabasının tanışmasından başlamanın en iyisi olduğuna karar verir. Büyükannesinin üst üste giydiği dört eteği detaylı bir anlatıma koyulduğunda, Oskar'ın uçarı bir hikâye anlatacağına emin oldum. Büyükannenizin eteklerinden bahsetmek düpedüz delilik olmasa da polislerden kaçarken eteklerinin altına saklandığı kadını hamile bırakan bir adamdan bahseden Oskar adına bu, dünyayı nasıl ele aldığının güçlü bir göstergesiydi. Kitabın farklı yerlerinde kendimi aklın özgür ağırlığını tartarken buldum defalarca, zira dizlerine kadar pisliğe battığına emin olduğumuz bu dünyada, akla verilen değer, Oskar tarafından pekâlâ geri alınabilir görünüyordu. 

Kitap, büyülü gerçeklik türünün ağır toplarından biridir. Teneke Trampet’te Oskar’ın hikayesi, üç yaşına geldiğinde kelimenin tam anlamıyla büyümekten 'vazgeçmesiyle’ başlar. Artık tek yapmak istediği şey kendisine üçüncü yaşgünü hediyesi olarak verilen teneke trampetini çalmaktır. Öyle ki, kimse trampetle onun arasına giremez. Bunu yapmayı denediklerinde Oskar, sesi ile camı parçalayabildiğini fark eder. 

Samimiyetine güvenmek istediğimiz (sonuçta protagonistimiz Oskar, her şey onun gözleri önünde oluyor) Oskar'ın genellikle ustaca cümlelerle örülmüş hayat hikayesi öyle saçmalıklarla gebe ki, yazarın memleketi olan Danzig, Almanya çevresinde geçen ‘Danzig Üçlemesi’nin ilk kitabı olan ve otobiyografik tarafları olan Teneke Trampette yaşanan bunca deliliğe 'eğitimli' bir okurun ilk tepkisi, sürreal anlatımların çoğunu metafora yormak olacaktır. Kitabı ilgi çekici kılan asıl motifse, şüphesiz, aklın belirsiz çizgilerinde dolaşan genç adamın hayat hikayesini bu aktarış şekli. Şekil, metaforlarla bezeli, bu kitabın yer yer çok eğlenceli, yer yer çok boğucu olmasına sebep olmuş. Bu paragrafı bir not olarak düşelim istedim. 

Hitler siyasi arenada güç kazanır, Üçüncü Reich kurulur. Oskar, psikolojik olarak büyümek zorunda kalır. Bir müzik dâhisi olduğuna emin oldukları çocuklarının izole bir hayat yaşamasına müsaade eden anne ve babası, çocuklarının olan bitenden bihaber yaşayıp trampetini dövmesine göz yumar. Sadece psikolojik olarak büyümüştür Oskar, parçalayana kadar çaldığı teneke trampetleri dışında hiçbir şey değişmemektedir, o hâlâ çocuktur.  

Bombaların kendisinden uzak yerlere düştüğü savaşın korkuları yaklaştıkça Oskar istemsizce yetişkin dünyasına girmeye karar verir, davulundan vazgeçer ve tekrar büyümeye başlar ancak boyu uzamamaktadır. Oskar'ın bir cüce olduğunu da burada anlarız. Biyolojik babasının (Oskar iki babası olduğunu düşünmektedir) annesinin ölümünün ardından sonra evlendiği kadından bir çocuğu olan Oskar, bu çocuğun da üç yaşından sonra büyümeyi reddettiğini görünce hayalkırıklığına uğrar. Yani, oğlan da bir cücedir. 

Oskar'ın cüceliğini hikâyede ustaca maskelemesinin en büyük sebebi, içindeki belki de en büyük tutkunun büyümemek olmasıdır. Hikayesinin farklı yerlerinde ana rahmine dönüş özleminden bahseden Oskar'ın, bir açıdan, kolay yolu seçmeye mahkûm olduğunu görürüz. Bunu konformist bir tutumla yaptığından emin olmamız ise çok mümkün değil, yaradılışı gereği maddi dünyadan uzak birisidir. Tartışmasız emin olduğumuz tek şeyse onun keyif düşkünlüğü ve biraz çatlak olduğudur.  

Olan biteni anlamaya çalışan her insanın merak itkisiyle okuduğum kitap, Oskar'ın üslubunu anlamlandırmaya başladıktan sonra yeni bir anlam kazandı. Oskar'ın aşkları, kayıpları ve bir caz müzik grubunun davulcusu olarak şöhrete kavuşması gibi detaylar benim için birer merak unsuru değil, tüketim eylemine dönüştü. Yirminci yüzyılın metal yorgunluğunu, hiç yorulmamış bir cücenin tuhaf hayalgücüyle harmanlayarak veren Grass, yer yer çok rahatsız olduğum anlatımıyla ancak kitabı bitirince fark ettiğim bir şeyi başarmıştı: Parçası olduğu nesli sağlıklı bir şekilde eleştirmenin imkansızlığından sıyrılmak için, hiçbir zaman parçası olamadığı toplumu tuhaf bir perspektifle değerlendiren, gerçeküstü bir anlatıcıyı aracı yapmak... Bu, bazen tekrara düşmekten kendini kurtaramasa da kalemi kuvvetli yazarın kazandığı cephelerin en büyüklerinden biri olabilir. 

Bir akıl hastanesinde anılarını yazan Oskar, haksız yere olduğunu düşündüğümüz (unutmayın ki hiçbir şeyden emin değiliz) bir cinayet zannıyla sorguya alındığında Mesih olduğunu iddia edecek kadar renkli, nevi şahsına münhasır bir karakter olarak unutulmaz bir karakter olduğunu bize defalarca kanıtlıyor. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

beni bir sır gibi sakla

cvcvcvcv

Çok Şükür Rabbime

önsözü atla buradan başlayalım