Kayıtlar

Mayıs, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ritmik Hüzün

Resim
Geceydi ve şehrin üstüne günah çarşafı çekilmişti. Sokaklar tekinsizdi fakat kendine has, beyni uyuşturan bir kokusu vardı, ne iyi ne de kötü bir kokuydu bu, neden uyuşturduğunu bilemezdim beyinleri çünkü beynim uyuşuk olurdu, düşünemezdim. "Geceler en büyük soluktur," derdim hep, "iyi olan gecedir çünkü ona kaos'u görecek gözlerini nazikçe kapar, sen sadece derin bir soluk alırsın ve görmezsin." Bazen duygularımı sıçardım boş kağıtlara, insanlar bunlara şiir derlerdi, güzel derlerdi. Çok da umrumda değildi benim, şaheserime son kez bakar, kafamın sifonunu çeker ve unuturdum düşüncelerimin posasını. Kullanmadığım bu şiirleri parayla satmayı asla istemedim, insanların en azından artıkları tekrar ve tekrar ellerine almalarını hak etmeyecek kadar değerli olduğunu düşünürdüm çünkü, işte bu yüzden insanlığı değersiz bildim, kendilerini değersiz kılan değerli ruhlar olarak tanıdım hep. Ben unutulmaz olmayı isteyen insanlardan olmadım. Ölüm hayatı tatlı kılan bir paste...

Her Neresiyse

Resim
Ya kardeşim, ben de farkındayım yazılarımın karamsar olduğunun. Her şeyin bir sebebi olduğu gibi bunun da bir sebebi var, toplaşın da anlatayım: Bundan iki yıl öncesiydi. Her sabah dershanesine yürüyen, işi gücü geyik olan, deli gibi yemek yiyen standart bir adamdım. Hiçbir tasam da yoktu cidden, bazen hastalanırdım ya da bir yerlerde bir şeylerimi unuturdum, bunlar da tasadan sayılmazdı zaten. Rutin yürüyüşümü yaptığım günlerden biriydi. Bu rutin yürüyüş başlangıç noktası evimiz, bitiş noktası dershane olmak üzere yaklaşık 7-8 dakika sürüyordu. Neyse efendim, ben de başlangıç noktasından çıktım yola. İki türlü gidiş vardı evimizden dershaneye; bunlardan birincisi yol kenarından geçer, ikincisi mahalle arasından geçer ve bu iki yol bir noktada birleşir, ben de oradan karşıya geçerdim. Her zaman yaptığım gibi ikinci yolu seçip mahallenin içine doğru yöneldim. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm... Tam köşeyi dönecektim ki bir adamla burun buruna geldim. Nefesim kesildi, konuşamadım, apışıp kaldım...

3. Mektup

Aslında Portekiz gezisi ile ilgili sana mektup yazmayı zerre istemiyordum, öncelikle bunu belirteyim. Zaten başından beri ısınamadığım bir konuydu fakat şimdi yazıyorum gördüğün gibi. Gezinin sonlarına geldin artık, yakında döneceksin. Ben de "şunu şunu yap" demekten kurtulmak adına gittiğin ilk günlerde yazmadım bu yazıyı. Zaten mübarek hocanızla müthiş bir gezi geçirdiğinizi de düşünmüyorum, ne diyelim, her güzel şeyin bir eksisi vardır ve sizin gezinin eksisi de o olmuş işte. Neyse yine de çok büyük bir ayak bağı ya da engel olduğunu düşünmüyorum, hatta sen aksini söylesen bile büyük ihtimalle gezinin başından sonuna kadar seni rahatsız bile etmedi, umrunda bile olmadı. Biraz vikipedi yapalım: Portekiz, resmi adıyla Portekiz cumhuriyeti... hımm.... fenikeliler, yunanlılar, cermenler... hımm..... Hah, kültür! Bu ne biçim ülkedir ki akdenize kıyısı olmamasına rağmen akdeniz ülkesidir? Hehehe, uyuşturucu kısmı da var işin ya, unutuyordum asla. Şöyle bir şey buldum: "kişi...

Blues Çocukları

Bir daktilonun altında büyürüz biz. Hislerimiz bluesdur, bluesla ağlarız ve bluesla gülemeyiz, hep ağlarız. Hüzünün küçük yavrularıyız biz, büyüklerimizin büyük yaşları ve küçüklüklerine ağlarız hep. Biz bu dünyanın çocuklarıyız. Bir şişe içine doğar ve sevgili babalarımızın şişenin diplerine kadar inip bizlerle göz göze gelmemesi için tanrıya yalvarırız. Bizler yalnız çocuklarız, ailesinin yalnız bıraktığı çekirdek çocuklarız, blues çocuklarıyız. Bizler acıyı çok iyi biliriz ve genelde ağlarız fakat mutluluğu da çok iyi biliriz. Her boşlukta güler ve bize her güzel bakışta mutlu olmayı biliriz. Bunu babalarımız, analarımız bilmezler çünkü çok meşguldürler bağırıp kemerlerini çözmekten, izleyemezler bizim güzel masum yüzlerimizi. Geceler bizimdir, biz blues çocuklarının... Hüzündür gece, bluesdur gece. Uykuyu pek tatmamışızdır çünkü odalarımızdaki yastıklar sırılsıklamdır hep. Çıplak ayaklarla uyanırız geceye ve selam veririz aya neredeyse her gece. Her seferinde de akıtırız göz yaşlar...

Aslında

Eskiden genç bir kız yaşarmış. Bu kız hayatı boyunca çok acılar çekmiş. Ekmeğini dans etmekten kazanırmış. Sürekli dans eder ve böylece mutlu olurmuş. Bu genç kızın işi dans etmekmiş. Bir kulüpte geceleri üç beş kuruşa dans eder, her gün kötü sözler işitir ve kötü kimseler başına dert olurmuş. Özellikle yağmurlu günleri çok severmiş bu kız, yağmurun temiz suyu kendisinin kirli fakat masum vücudunu ıslatıp atarmış kötülüğü üzerinden, kız böyle inanırmış. İş yerinden evine yürümek onbeş dakika sürermiş. Kız mümkün olduğunca geç çıkarmış evinden, çünkü evinde çok kötü olaylar yaşamış ve evde uykusuz kaldığı her gece ağlarmış. Yıllar önce annesi bu evde duşta düşerek hayatını kaybetmiş ve babası da bir gün delirmek üzereyken evden çıkmış ve en yakın tımarhaneye gidip kendisini alıp tedavi etmeleri için doktorların yakasına yapışmış. Kızı anneannesi almış ve o evde bakmaya başlamış, ta ki geçen sene önce babası hastane yemeğinden zehirlenip, anneannesi de bunu duyup iki gün sonrasında öldüğ...