18
- ayaklarıma tırmanan düşüncelerin çatırtılarla ufalanışından zevk aldığımı bir yaz gecesi fark ettim. sahilde kıvrılan kumlar gibi defalarca aynı yere vurmuş, örselenmemiş ama değişmiş şeylerin bir bütün olmaya meyilli olduğuna kani olduğumu uzun bir süredir düşünmekteydim, ta ki bir gün bir sahilde buna büsbütün ikna olana kadar. o gün de bu sahilin karşı yakasında bir apartman kortejinin önüsıra yürüyüyor ve attığım her adımla, beni ufak hissettiren hiçbir şeyin delemeyeceği bir tansiyonda olduğuma sahildeki kavrayışımınkine benzer bir ivmeye emin oluyordum.
- geriye dönük. kenarlarından kıvrılmaya meyilli kağıtların bir dirlik içerisinde olması, toparlanması için masaya iki kere kısa tarafından vurulup avuç içleriyle uzun kenarlarının kavuşturulmasındaki ısrar neyse, örselenmiş ama
sankideğiş-me-ye-cek düşüncelerin bir hayvan pençesi gibi davranmayı başarıp yumuşak damarlarımı delerek daha da içeri, midemin orta yerine oturabiliyor olması düşüncelerin boyutuyla ilgili oldukça çarpıcı gerçeklerin yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden servisi oluyor; bu tekrar sayesinde düşünce, evvela fark edilmiş, ardından alışılmanın hemen öncesinde kanıksanmış bir olguya tutunmak suretiyle bende gönlünce bir yer edinebiliyor. "yaralayıp kanatarak benim olan düşünceler-im..." belki de doldurdukları hücre ve kemiklere bir is gibi çöken stagnant mizaçlarına aykırı, gizli özü olarak sundukları takdirde sahip bulmalarını kolaylaştıracak, onları bir gereç kılacak “...vesait sıfatını üstlenmek konusunda bu kadar utangaç olmasalar da, benim olan şeyleri sevme konusunda kalıcı adımlar atmak biraz olsun kolaylaşsa." belki o zaman, hayatı büsbütün kıran bir gelişmeye değil, bir değişime inanacak kadar bende ondan kalan gevşemiş hislerimi sağlıklı bir şeylere kanalize ettiğimi düşünebilirdim. şimdiyse, bu vaziyette herhangi bir şey düşünmek, ölü hücrelerimi konak edinen bu benim olan her neyse ona boyun eğmek anlamına geleceğinden ötürü, üstelik -onca zamandır en insana dair addettiğim şeylerin organik mi, kimyasal mı olduğu tartışmasını da tamamen içimde yaşayarak- içimdekiler ve benim bir bütün olarak neyin timsali olduğum hakkında dillendirmediğim fikirlerin ağırlığını oldukça dışa kapalı şeylerle ilişkilendirme becerisinin ikna edici tartışmasına iyice kulak kesilmişken, doğru bir şeymiş gibi gelmiyor. bu eğilimin ışığında bir ağacın kökleri, gövdesi, bağırsakları ve safra kesesine temas eden her şeyin organik olduğunu iddia etmenin de ağacın, çevresindeki her şeyle birlikte, bir üründen öte bir fikir olduğu iddiasından daha kolaycı ve anlayışsız bir tutum olduğunu duyumsuyorum. aynı ağacın ayak bileklerini tahayyül etmeye çalışmanın, ağacın öylece orada olduğu inancındansa, özünde başka başka, daha başka inançları tetkileme ve bunu anlamsız bir şeylerin yakıtı olarak kullanma hevesince kendisine ev sahipliği edilen bir düşünceyi işaret ediyor olması mümkün değil; çünkü her ne kadar ev sahipliği halinden çok, hiçbir şey kendi kapsamında tastamam mahsub olmadığından çoğu zaman gasp edildiği fark bile edilmeyen bazı şeylerin yerine oturmuş vandal sığınmacılara göz yumma halinde de olsak, hiç bir şey anlama kavuşmayan yola sırf düzlük diye sapmak istemez. benim de bazı bahanelerimi kapsayan bu artık benden olanlarla barışma isteklerime bütün samimiyetim ve çiçeklerle yanaştığım doğrudur, insanın kendisiyle ve kendisiyle ilgili/ilgisiz her şeyle bir akıntı içinde olmanın aksine, izdüşümsel ele alındığında hacimle değil, mesafeyle alakalı küçülmeleri seyrettiği, düşüncelerin HİÇ GİTMEYECEKLERMİŞ GİBİ, geçiciliklerine tezat oluşturur bir şekilde kurulduğu ölçü ya da bağlamdan ziyade hakikaten sabit durduğu için uzaklaştığı düşman bir ilişki sürdürmesinin elle tutulur yanı, -tıpkı kendisini terk eden bütün bu şeyler gibi, önünde sonunda yok olacaksa, aslında o anda da- yok, hiçbir zaman olmadı. her şeyin, öncelikle bir fikir olarak mevcudiyeti, olabilecek en empirik şekilde bile olsa bir seyahat arkadaşlığıyla mümkün. bu, kasıklarımı bir bıçakla açtığımda parkeye dökeceğime emin olduğum ancak organik olmadığına yemin edebileceğim yapraklar, düşünceler ve aktığı debice döküldüğü musluğu temizlediği düşünülen, yanılma şansının ancak musluğun içinde ona direnmek adına yosun tutmuş tabakayı parmak uçlarımızda hissedersek kendini göstereceği suya benzer ve fakat daha katı, düzensiz akan kanın sözkonusu iddiamda bana destek olacağı bir gerçek. çok az şey gerçek ama bu çok genel, çok geçer ve çok gerçek bir şey, eğer yanılıyor olsaydım, eğer her şey tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrar tekrar ederek, korkunç bir dirayetle ufalarak beni delmiyor ve kanatarak bende yuva yapmadığı müddetçe bana ait olmuyor olsaydı; eğer her şey çok basit anlamıyla da olsa bir seyahat arkadaşlığıyla gerçekleşme fırsatı yakalamıyor, kök salmış hiçbir şeyin hareketililiğinden şüphe duyamıyor, bir şeylerin gerisinde ya da ilerisinde değil, ortasında olmak için akıp gitmeyi göze almıyor olsaydım, hatta ilk defa yazın ezdiğimi fark ettiğim yaprakların sonbahara değil, ayaklarımın altında kalacağı zamana ait olduğunu dünyayla paylaşmanın yeterince lüzumlu bir şey olduğuna ikna olacak kadar dünyayla birlikte akmayı becerebiliyor olsaydım, yeri gelmişken kırılmamakla övündüğüm yerde delik deşik olmayı sineye çeken bir şey olduğumu da artık apaçık bir parçası olduğum dünyayla yüksek sesli paylaşabilir, beni yiyip bitirerek ben eden şeyleri, zaten hiçbir anlamda sahibiyet/aidiyet ilişkisi kuramadığım evrenle gelecekte, işleri tersine çevirebilme ve belki bu ilişkileri kurabilme umuduyla herkesten saklamayı bir kenara bırakıp, yalnızca kimyasal bir bileşim olduğumun kabulü, geri kalan her şeyin reddiyle, dürüstçe var olabilirdim. - nafile.
- organik kalmaya çabaladıkça kanayacağım.
berbat
YanıtlaSil