Her Öykünün Sonu
Turuncu tebeşirden koşu pistinin içinde yürürken, kim bilir ne zamandır esmemiş olan rüzgarın saçlarımı kibarca okşadığını fark ettim. Ne bir kuş, ne bir böcek; az önceye sıkışıp kalmış rüzgar dışında uzun zamandır ben hariç hiçbir şeyin hareket etmediğini fark ettim. Bazen rüyalarımı yazarken yaklaşırdım bu gibi anlara: Çoğu rüyayı kendime anlatırken anlattıklarımı istemeden zihnimde tekrar görselleştirir, anlatırken eksik kalan, kaybolmuş ya da yarım kalmış detaylardan dolayı böyle hareketsiz sahneler yaratmış bulurdum kendimi. Çiçekli elbise giyen bir kadını anlatırken üzerindeki çiçekli elbiseyi zihnimde canlandırarak, görünürde hiç raftan çıkarılmamış hatta henüz dikilmemiş kumaşını, bütün gün giyilmiş bir elbise sanmak, rüyalara has bir eksiklikti. Bir sürü farklı fotoğrafı yan yana dizip bir hikaye uydurmak gibiydi rüyalar üzerine düşünmek. Sanırım fotoğrafların da rüyaların da ne zamandır yürüdüğümü bilmediğim bu pistte yürüyor olmayı andıran bir tarafı var. Kafamı kaldırsam ne...