hava yastığı, dikiz aynası
çürüyen beyin
Kendime yabancılaşmak, kendimle bir hayli haşır neşir olduktan sonra yaşadığım bir kafa karışıklığıydı. İnsanların hayatında bir durak olmak demek, ki benim durumum da tam olarak buydu, insanlarla paylaşımda bulunup sosyalleşmek ne demekse onun tam tersiydi. Evsizlerin uyuduğu, köpeklerin işediği şeylerdi duraklar, benimki de benzer bir durumdu çoğu açıdan, işini gördüğüm insanların dikiz aynasına yansıyan gözleriyle arada bir buluşmanın anlamlı bir yanı yoktu. Arabama binen kimse benden bir şeyler koparmadı, kimileri çok kaba davrandıysa onlarla da ödeşmeyi becerdik, hiçbiri benim düşmanım değildi.
Sen de düşmanım değilsin, değilsin de, düşmanca şeyler hissettiriyorsun bana. Seninle bunu ve daha başka bir çok şeyi konuşmayı isterdim ama ne zaman dikiz aynasında gözlerimiz buluşsa, ben gözlerimi gözlerime kaçırıyorum. Gözlerimde artık şaşırmadığım ama bir türlü de sindiremediğim bir boşluk karışlıyor beni, içim çekiliyor yüksekliğimden. Atlayacak cesaretim de, gücüm de yok artık. Seni okuyabiliyorum ama kendimle ilgili çoğu şeye cevapsızım. Bak, benim dünyam iki metrekare bile yok, içini dolduramıyorum.
Yıllar önce çok kızdığım biri vardı, bir tarot falcısına sormuştum, “onu affedebilecek miyim,” diye. “Sen kendini affet,” demişti bana, işte herkesin değeri de bu kadardı. Her şeyi kendimden çıkarsayınca, her şey beni tükürüp attı bir kenara. Ben, kendimle barınabilecek biri değilim bu hayatta, düşüncelerimin hislere dönüşümünü ince bir korkuyla izliyordum yalnızlaştıkça. Kaybolup giden bir şeydim gün geçtikçe, günlerin geçtiğini de biliyordum, katiyen hissetmiyordum ya, pek bir anlamı yoktu. Anlam, çok eskiden düşülmüş küçük notları andırıyordu artık.
Ben, insanları farklı duygulara benzetirim ve onlardan uzaklaştıkça kavuştuğum bende bu duygular, kendi gölgesinden ibaret.
Yorumlar
Yorum Gönder