Bir Milletin Otopsisi, Birinci Kısım - Kurşunla Ölmek

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Eric Maria Remarque 

Her milletin coğrafyaları ve tarihleri gereğince geçirdiği belli süreçler olur: Almanlar da bu konuda bir istisna oluşturmuyor. Bilakis, Avrupa medeniyetlerinin en köklü ırklarından(?) biri olarak Orta Avrupa'nın kültür ve sanat öncülü olma rolünde Fransa ve İngiltere'yle paydaş olan Almanya, pagan kökleri ve tarihleri boyunca tutuculuğa varan gelenekçi tutumlarıyla Avrupa (ve dünya) kültürüne bıraktıkları açısından niş bir yere sahip. Modern zamanların başlangıcında yaşamış dört Alman yazarın dört eseriyle bir milletin karakterini tayin etmeye çalışacağımız incelemen birinci kısmını bu yazarların belki de en naifi olan Eric Maria Remarque'a ayırdım. 

Büyük Savaş'ın (henüz ikincisi meydana gelmediği için birinci dünya savaşının o günlerdeki adı buydu) olağan şüphelisi, hiç şüphesiz ki Alman İmparatorluğudur. Savaşın bilançosunun herkesçe oldukça ağır ödendiğine şüphe yok ancak dönemin en insancıl (humanitarian) eserlerinden birinin altında Alman cephesi adına savaşmış bir askerin imzasının olması, bütün dünyanın şeytan ilan ettiği bir milletin mensuplarının da muzaffer tarafta yaşayan 'mazlum' devletlerin vatandaşlarından hiçbir farkının olmadığının güçlü bir göstergesi. Cepheye gitmek istemeyen Remarque, zorunlu görevini bitirdikten sonra şeref madalyasıyla (daha sonra Alman hükumetince elinden alınacak olan) yuvaya döner ve cephedeki anılarını hikâyeleştirerek dönemin dergilerinden birinde parça parça yayınlar. İşi bittiğinde savaşın vahşetini belgeselleştirmeyi başarmıştır. 

Kitabın ana karakteri Paul (Remarque), yirmi yaşında bir gençtir. Cephedeki ilk yılını doldurduktan çok kısa bir süre sonra başlayan hikayesi, cephenin sükunetine kadar uzun bir süreç boyunca devam eder. Okuldan arkadaşlarıyla çağrıldığı cephede zaman içinde bütün arkadaşlarının ölümüne şahit olan Paul, 'deneyimli' bir asker olarak çaylakların anksiyete krizleri eşliğinde ağır ateş altındaki hendekleri terk ettikleri için delik deşik olan vücutlarını, baldırından vurulduğu için günlerce acı içinde inleyerek can veren başkalarını ya da ölüm döşeğindeki arkadaşının kesilen bacağını anlatırken detay vermekten çekinmez. Onun için coğrafya da Almanca da cephede hayatta kalma sanatı kadar değerli değildir. İşin garibi, cephede hayatta kalmanın ustalaşacak bir tarafı da yoktur, asker ne kadar az düşünürse hayatta kalma şansı o kadar yüksektir. Bir defasında kâğıt oynadığı barakayı bir başka barakadaki arkadaşını görmek için kısa süreliğine terk eden Paul döndüğünde terk ettiği barakanın bombalar altında bir yıkıntı olduğunu görür, diğer barakaya döndüğünde oranın da bombalar altında kaldığını gördüğünde hayatta kaldığı her günün şans eseri olduğuna ikna olur. 

Cephedeki serüveni boyunca bu savaşı başlatanların bu savaştan asla etkilenmenler olduğunu defalarca kendiyle tartışsa, düşmanı dahi herkesin gencecik çocuklar olduğunu defalarca dile getirse de kendi insanlığını sorguladığı zaman, ağır bombardıman altında kendi birliğinden çok uzakta, cephenin öbür tarafındaki bir çukurda mahsur kaldığı zamandır. Hayatta kalma içgüdüsünü en kuvvetli şekliyle hissettiği o gece, aynı zamanda bıçağıyla bir düşmanı öldürmek zorunda kaldığı gecedir: Alman bombardımanı altında kalan düşman cephesinde tıpkı Paul gibi yolunu kaybetmiş bir asker Paul'ün sığındığı çukura atlayınca Paul elindeki bıçağı defalarca saplar ona. Can vermemekte ısrar eden askerin uğultularıyla bir gece ve bombardımanın ardından taburu kendisine yaklaşıncaya kadar bir gün geçiren Paul, askerle arasında ilginç bir bağın kurulduğuna ikna olur:

“Arkadaş, ben seni öldürmek istemedim. Bu çukura bir daha atlayacak olsan, sen de akılsızlık etmediğin takdirde, yapmam böyle bir şey. Ama sen benim için önceden sadece bir tasavvur, bir karar uyandıran bir tertiptin; ben bu kombinezonu bıçakladım. Senin, benim gibi bir insan olduğunu ben ancak şimdi görüyorum. Ben senin el bombanı, süngünü, silahlarını düşündüm; karını, yüzünü, ortak taraflarını ben şimdi görüyorum. Affet beni arkadaş, biz bunları daima çok geç görürüz. Ne diye bize boyuna söylemezler, sizin de bizler gibi biçare yaratıklar olduğunuzu, sizin annelerinizin de bizimkiler kadar endişe ettiğini, hepimizin ölüm karşısında hep aynı acıları yaşadığımızı ne diye söylemezler?.. Affet beni arkadaş, sen benim nasıl düşmanım olabilirsin? Biz bu silahları, bu üniformaları çıkarıp atsak sen benim kardeşim olabilirdin, Kat gibi, Albert gibi. Al ömrümden yirmi seneyi arkadaş, al da kalk! Al daha fazlasını, ben bu ömrü ne yapacağım, artık bilmiyorum çünkü.”

Cüzdanında kimliğini ve karısına göndermek üzere yazılmış mektubu bulduğunda öldürdüğünün düşmandan öte bir kimliğinin olduğu gerçeğini yüzüne acı bir tokat gibi yiyen Paul, yayınevi sahibi bir İtalyan olduğunu öğrendiği genç adamın karısına yazdığı mektubu adrese ulaştırmak adına ant içer. İroniktir ki, cephenin ateşi soğuyup konuyu arkadaşlarına açtığında bunun gereksiz bir uğraş olacağını söyleyerek kendisine mektubu unutmasını öğütleyen arkadaşlarının sözünü dinler, çünkü onun için insanlık kavgası asla unutulmaması gereken bir şey olsa da cephede hayatta kalmak isteyen her asker için odaklanılması gereken tek şey hayatta kalmak olmalıdır. Paul de binlerce ölüme şahit olmayı sindirmek pahasına ruhundan bir şeyleri feda etmek zorunda kalmıştır. Tjaden ölüdür, Franz da; zaman içinde Albert de ölür, Kat da. Paul’ün hiçbir sınıf arkadaşı hayatta değildir artık. Paul yaşar, içi boş bir et parçası olduğunun kabulüyle, yaşıyor olmasında hiçbir anlam olmadığının bilinciyle yaşar ancak yaşar. Ta ki, nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla ensesinden vurulup, gazetelerde ‘Batı Cephesi Sessiz’ manşetiyle basılan bir günün sabahında can verene kadar...

Remarque’ın nahif ama özenli bir dille kaleme aldığı, Behçet Necatigil’in de aynı özenle Türkçe’ye çevirdiği bu eser, yıllarca savaşı onurlu ve yüce bir şey olarak gören, şövalyeleri ve milisleri yücelten dünya halkına nasıl bir insanlık suçuna alkış tuttuklarını gösterdiği için çok önemlidir. Bu eser insaniyetperverliğin ateşini milliyetçilik ateşi karşısına çıkabilecek kadar büyütmediyse de bu ateşin ilk kıvılcımlarından biri olmuştur, diyebiliriz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

beni bir sır gibi sakla

cvcvcvcv

Çok Şükür Rabbime

önsözü atla buradan başlayalım