kendi yağım, kendim kavruluyorum

Sosyal bir adam değilim fakat epey sosyal bir işim var. Yirmi iki yıldır taksi şoförlüğü yapıyorum ve inanın son aylarda değil direksiyon sallayacak, uyanıp elimi yüzümü yıkayacak takatim kalmadı. Yıldım.

Eşim, epey hünerli bir kadındır. Emekli oldu beri türlü börtü böceği derleyip küçük süs eşyaları ve dekor yapıp pazarda satıyor. Oğlanı okula yollayana kadar oğlanla beraber uğraşırlar, ara ara pazara da beraber inerlerdi. Oğlan gitti, hanım yalnız kaldı. Keşke kalmasaydı. Bakın, ben yıllardır öyle ya da böyle yalnızım, sabah sekiz akşam beş bir iş değil taksicilik fakat hanım bir türlü üzerine giyemedi şu yalnızlığı. Bir sürü aktivite kovaladı bu arada, ona gitti olmadı, buna gitti beğenmedi. İyice huysuz birisi oldu çıktı:

-Oğlanın gürültüsü bile evi dolduruyormuş,

dedi bana bir akşam; o deyince ben de kulak kesildim, evimiz hakikaten ufalmış, bir şeyler canlılığını yitirmişti. Lafının gerisini bekledim, gelmedi. Yatana kadar tek kelime konuşmadık.

Bir gece mesai dönüşü oğlan aradı, para istedi. Bizim hanımın muhasebesi kuvvetlidir; kazandığımız parayı oğlana, elektriğe suya o pay eder. Oğlanın harçlığı benim mesuliyetimde olmadığından şaşırdım, biraz da sevindim, "tamam," dedim, "yollayacağım." Bir bankamatik buldum, istediği paradan biraz fazlasını sayıp tamam ettim, parayı yatırıyordum ki gençten bir kıza takıldı gözüm, taksinin başına geçmiş şoföre bakınıyor. "Bir dakika hanımefendi," dedim, "şu parayı yatırıp geleceğim."

Anlattı. Okulunu, annesini, babasını, babasının işini ve abisinin nasıl savruk bir adam olduğunu ve buna rağmen nasıl da sevildiğini anlattı. Dinler göründüm, hızlandım. İneceği zaman yüz lira para uzattı, bozamadım. Yüzünü astı, bozuğu neyse onu istedim. Verdi, gittim. Beş liranın lafını yapacak değilim.

Hanım bana pazardaki limoncunun öğretmen emeklisi kadınla nasıl kavga ettiğini anlattı. Bir ara lafını bölüp "Sen Barış'a yeteri kadar para veriyor musun?" dedim. Öfkelendi, ağzımı aradı. Renk vermedim, üsteleyince televizyonu açtım. "Ne mendebur adam oldun iyice," dedi. Umursamadım.

Taksi sahibi bir akşam yemeğe çağırdı, hanıma da eğlence olur diye kabul ettim. Mezgit ve salatayla karnımızı doyurduk, bir küçük eşliğinde evlatlarımızın tahsil hayatını konuştuk ve Mebruke Hanım'ın Assos'taki tahta evi dekore edip butik otel yapma tasarısını dinledik uzunca. Hanım imrenerek dinliyordu, bir ara neden bizim de bu tarz bir şeye girişmediğimizi ima edecek oldu, ben hiç oralı olmayınca bozulup yemeğine döndü.

Elektrikler kesildiği gün hanıma faturaları sordum, sormaz olaydım. "Evin her işine ben mi koşacağım be, yatırıvereydin gelirken," dedi. O an hanıma bir meşgale bulmanın gereğine canı gönülden ikna olmuştum.

Bir bilet alıp oğlanın yanına yolladım. Beş gün makarnayla beslenip biraz nefsimi körelttim.

Arabama bir adam bindi. Rejisörmüş, Alanya'da bir gerilim filmi çekeceklermiş, onu anlattı. "Abi," dedi, "inanır mısın, kaç yıldır şu işi yapıyorum ama artık kafam almıyor, bunaldım. Çeri çöpü toplayıp başka yere yerleşesim, herkesle de selamı sabahı kesesim var," dedi. Büyük olan evlenmiş, küçüğü de seneye mezun oluyormuş. Eşini sordum, "o bile fazla geliyor artık," dedi. Şaşırmış göründüm.

Kira vakti yaklaşınca hanıma ben mi yatırayım yoksa o mu yatıracak diye sordum, "Her ay bu kirayı kim ödüyor sanıyorsun sen?" diye cevap verdi.

Dayımın ufak okulu bitirdi, iş aramaya başladı. Ben de civara bakarak oldum, etrafıma sordum. İki hafta geçmeden düzgün bir yer bulduk. Görüştüler, anlaştılar; işbaşı için de bir hafta mühlet vermişler. Bu arada misafir odasını ona açtık, ev bakmaya başladık. "Al,"dedim hanıma, "yeğenle beraber ev bakın. Sokakta koymayalım çocuğu."

Bu onu bir hafta oyaladı.

Otobanın girişinde bir adam aldım arabama. Epeyce sessiz kaldık. Radyo açmayı teklif ettim, istemedi.

Bir akşam eve geldiğimde karım yemek yapmamıştı. Tavrına anlam veremediğimi, neden beni düşman bellediğimi sordum, cevap vermeye tenezzül dahi etmedi. Koltukta uyuyakalmışım.

Hanıma ebru dersi ayarladım, gitmesinde de epey ısrarcı oldum. Bana olan tavrı bir kenara kendine meşgale aradığı için biraz naz yaptıktan sonra o da bu fikre ısındı. Uzun zaman sonra yüzü güldü.

Bakın, eşimle çocukluğumu geçirdim, gözümün nurudur, oğlumun anasıdır ama oğlanın gitmesini bir türlü kaldıramadı. Hiçbir yıl dönümünü unutmam, bu yıl dönümünde yemeğe çıkarayım dedim, gönülsüz kabul etti. Olduğum tıraş, verdiğim uğraş, dışarıda yemek falan öyle büyük külfet oldu ki benim için sizlere anlatamam. Yemeğimizi yiyip oyalanmadan eve döndük.

Nihayet oğlan geldi. Kız arkadaşından ve derslerinden bahsetti, bir dersten kalacakmış ama onun da kredisi düşükmüş. Hanımla oğlanın ağzının içine bakıyorduk adeta.

"Sen annemi sallamıyor musun son zamanlarda baba?" dedi oğlan. Sigaramı söndürdüm, salona göz ucuyla baktım, hanım bizle alakalı değildi. Onsuz geçirdiğimiz altı ayı şöyle üstünkörü anlattım. "Yine de," dedi, "annem sosyal kadın baba, ilgi görmek istiyor, çok mu şey istiyor?" Omuz silkip bir sigara daha yaktım.

Benzinlikteydim, telefonum çaldı. Açtım, "bizim kursiyer bir etkinlik düzenliyormuş, beraber sergi açacağız, ben bu gece evde olmam, anca düzenleriz her şeyi," dedi.  Keyfim yerine geldi.

Sergiye gittim, bir duvara sade hanımın işlerini asmışlar. Ona bu çabasından ötürü nasıl bir hayranlık duyduğumu anlatıyordum ki şevki kırılmış bir edayla beni susturdu, "'çok güzel olmuş karıcım, emeğine sağlık' demek bu kadar mı zor, ne diye böyle kıvranıyorsun?" dedi. Gücendim, böyle şeylerin elinden geldiğini zaten bildiğimi ve takdir ettiğimi izah etmeye çalıştım, dinlemedi. Öfkelenip sergiden çıktım.

Bu sergi işi dolayısıyla üç hafta birkaç akşam eve geç geldi, iki akşam hiç gelmedi. Sonuncusunda arayıp haber dahi vermedi.

Arabama altmışında bir adam bindi. Boyuna karısına söylendi. Bir aralık "ayrılmaya karar verdik" deyince tutamadım kendimi sordum:

-Peki abi, dedim, bu yaştan sonra ne diye ayrılıyorsunuz?

Anlattı da anlattı, nasıl bıktığını, artık bir an daha yüzünü görmeye nasıl da tahammülü olmadığını ballandıra ballandıra anlattı. Sorduğum sorudan pişman oldum, kaç sefer lafını kesmeyi denedim ama müsaade etmedi. Yine de sözlerine hak vermeden edemedim. İnerken taksimetrede yazanı kuruşu kuruşuna elime saydı.

Bir gün durağa döndüğümde Barış'ı gördüm. "Gel seninle baba oğul yemek yiyelim," dedi. Kabul ettim.

Açtı ağzını yumdu gözünü. Annesini ne hakla üzermişim, neden hiç takdir etmezmişim, gözü hep arkada mı kalacakmış, falanmış da filanmış. Bir ara ağzımın ucuna kadar geldi, az kaldı "anandan da tatavasından da bıktım," diyecektim ama önce lafımı sonra Barış'ı şöyle bir tarttım, beyhude geldi vazgeçtim.

Eve geçtik. Hanım bir müzayedeye katılacağını söyledi. Ben tepkisiz kalınca Barış tepkisizliğime tepki gösterdi, hanım ondan yüz bulup bana yüklendi. Paltomu alıp mesaiye diye çıktım evden.

Bir ara, alevli bir tartışmada "boşayacağım ulan seni muşmula kılıklı herif" dedi. Söylediği laf çok komik geldi, tutamadım kendimi koyverdim kahkahayı. Eline ne geçirdiyse kafama attı. Canımı zor kurtardım.

-İki haftalığına Barış'ın evine gidiyorum, dedi, makarnadan başka şeyler de ye.

Daha evvel defalarca kez aracıma aldığım bir kız vardı, bizim oğlanla akran. Laf arasında ona boşanma olayını açtım. Onun da annesi babası boşanmış küçükken. "Vallahi Hüseyin Abi," dedi, "bence boşansanız boşanırsınız. Çocuk zaten üniversiteye gitmiş, siz de birbirinizi tüketiyorsunuz."

"Bazen," dedi, "en sağlıklısı ip tastamam kopmadan boşanmak. İnsanlar nasıl birlikte olmayı biliyorsa öyle ayrılmayı da bilmeli. Benim annem de babam da kendilerince güzel hayatlar yaşıyorlar ve hâlâ birbirlerini sayıyorlar. Saygı bitmeden ilişkiyi bitirmek esas olmalı Abi, insan saymadığı biriyle neyi ne kadar paylaşabilir ki?"

Barış'ın sınavlarına müteakıp hanımla beraber geldiler. Ben de gelecekler diye yemek yaptım. Sofra başında havadan sudan konuşurken hanım benim işimden ve bu yaşta hâlâ kendime, evime nasıl zaman ayıramadığımdan dem vurdu. Edecek laf bulamayınca üstelemedim, Barış'a onu sürekli arabama aldığım kızın kendisiyle tanışmayı çok istediğini, tanışsalar ne de güzel olacağını söyledim.

Sanki ayıp bir laf etmişim gibi anne oğul bana diş gösterdiler. Bir aralık Barış sazı eline aldı:

-Bakın, sizi çok seviyorum ama didişmenize katlanamıyorum. Ben annemle çok konuştum baba, beni arayıp hep anlatıyor. Yok diyorum, babam öyle şey yapmaz ama geliyorum bakıyorum hakikaten de sallamıyorsun kadını. Bizim yemeğimizi yapan annem, evi çekip çeviren annem, her şeyimiz annem, sen neden bu kadına böyle surat yapıyorsun anlamıyorum.

Baktım böyle olmayacak, ikisine de işkence ediyorum, çıkardım ağzımdan baklayı:

-Bak oğlum, ben basit istekleri olan bir adamım. Kimseyi eğlemek gibi bir mesuliyetim olduğunu düşünmüyorum. Anan bana bunca yıl yoldaşlık etti, sağ olsun, ama eğer bu kadar mutsuzsa benimle olmaktan boşanmayı konuşabiliriz. Belki böylesi ikimiz için de daha iyi olur.

Sessizlik oldu:

-Yani saygıyı kaybetmemek babında. Bunca yıllık hukukumuz var, yüz yüze bakmak fazla geliyorsa ayrılalım, en azından nefret etmeden ayrılalım.

Öyle bir curcuna koptu ki evde tarif edemem. Hanım fenalık geçirir gibi oldu, Barış bana bağırdı çağırdı. Geri adım atayım dedim ama işler ayyuka çıkmıştı. Paltomu alıp çıktım.

Ne yalan söyleyeyim biraz hafifledim. Direksiyon sallarken olayları salim kafayla tekrar bir gözden geçirdim. Arabayı bırakacaktım ki kafama dank etti, Barış'ı aradım:

"Oğlum," dedim, "annen sana gerçekten yeteri kadar para yolluyor mu?"                                 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

beni bir sır gibi sakla

cvcvcvcv

Çok Şükür Rabbime

önsözü atla buradan başlayalım