ender gelişen osasuna atakları

<<Günler geçirmek, bir ömür bitirmek, haybeye çabalamak/sonunda arzulanana kavuşmak>> maddelerini bir üst başlıkta toplayabilirsek eğer, istatistikler size bu başlığın sanatta ve iştirakta en çok kullanılan motif olduğunu gösterecek, şaşırmayın. Çünkü şaşırmak da yukarıdaki motifin her kolundan beslenen bir duygu.


Üst başlığımız bizi bize tanıtmak kadar ileri gidecek kadar detaylı olmasa da kendimizi anlamak adına sahip olabileceğimiz eşsiz donelerden biridir.

Hepimizin aynı hayatın farklı köşelerinden tuttuğunu varsayarak gençlik buhranının ve bu buhranın yakıtı olan iflah olmaz boşluk hissinin nasıl gark ettiğini bildiğinizi, en azından hakkında fikir sahibi olduğunuzu kabul ediyorum. Yaşadınız, yaşıyorsunuz; gençliğin vurgunu, beyinle bedenin aynı temelde buluşmayı, aynı tepkiyi vermeyi becerememesinden ileri gelen, çokça bir iş üzerinde uğraşıyorken kendinizi cennetten akan dereleri ve benzeri soyut, durum dışı şeyleri düşünüyorken yakaladığınız yaman bir haldir ve bu haleti ruhiyenin en güzel tanımı da "kaybolmak"tır. Çünkü genç olmak, hayatla en çok temas etmektir ve duygu beslemek materyal dünyaya verilen birincil tepkidir, -bunu ben söylüyorum- kaybolmak da bir durumdan çok bir histir, duygudur. İnsan kaybolduğundan çok kaybolmuş hisseder.

İnsan, kendini doğrulamaya muhtaçtır. İlişkiler, aşkları ve nefretlerinin büyük kısmı kişinin kendini tanıması ve henüz kelimelerle sınırlı yaşamı noktayla cümle olana kadar bir portföy oluşturma içgüdüsünün getirisidir. Fallara, tartışmalara, övgülere ve -övgüler kadar olmasa da- yergilere bu raddede tav oluşumuz da bundandır. Kendini tanımaya giden yolda atılan ilk adımlar aynı zamanda attığımız ilk adımlardır; dokunmak, bir şeyleri ağzımıza almak ve birinin gözlerinin işine bakmak, kendi gözlerimizde akan denizlere ulaşmayı istediğimizdendir. Birini sevmek, gönül vermek, arkadaş edinmek ve kavga etmek, bir şey olmak duygusundan ileri gelir.

Bizi öteki hayvanlardan ayıran, zayıf kollarımıza ve soğuğa pek de dayanıklı olmamamıza rağmen bu güne kadar neslimizin devamına sebep olan en belirleyici unsur, çıkarım yapıp adapte olmayı becerebilme meziyetimizdir.

Maymun kuzenimiz ağaçtaki sert kabuklu meyvenin kabuğunu kırmak için ağacın en tepesine çıkıp meyveyi aşağı atarken, biz bir balta yapıp kabuğunu kırmaya çalıştık. İnsan, adapte olma yetisiyle bilinir ve gençlik bir adaptasyson süreci, hatta yaşamakla ilgili verdiğimiz bir sınavdır. Çünkü insan kendini doğrulamaya muhtaç olduğu kadar kendinin paydaşı olmaya da mecburdur. En tutarsız insan bile kendi içinde tutarlı olma kaygısıyla yaşar. Genç beynin genç bedenle frekans tutturamayışı da kişiyi kendinin paydaşı olmaktan uzaklaştırır. Nasıl mı?

Konfor alanı, ilk yıllardan ön ergenliğe kadar fiilen oradadır. Ebeveyn ve evladı bunun bilincindedir: Hayatın sınırları ebeveynlerce elle çizilmiştir, yatılan ve kalkılan saat bellidir, çocuk gerçek hayatın içinde olmakla beraber dış dünyaya çokça izoledir. Bu dönem, fikir sahibi olma dönemdir.

Ön ergenlik ve gençlik öncesi çağda konfor alanı çizgileri silikleşmiş, bir tül perdeyi andırır vaziyettedir. Ergen, dünyaya büyük bir hızla açılmıştır fakat tasması -eskisinden uzun da olsa- hâlâ baba ocağına bağlı olduğu için dış dünyada attığı bütün turlar ısınma turları gibidir. Zarar görme ihtimalinden özgür bir gence göre hâlâ epey uzaktır. Bu dönem, fikir yürütme dönemidir.

Gençlik ise yetişkinlik altında özerklik kazanmış, gerek olunduğundan isim almış, hayali bir dönemdir. Özgür olmayı başarmış insan aynı anda hukukun önünde yetişkin olmuştur ve bir yetişkin olarak yargılanacaktır. Gençlik, çok yakın geçmişte tasarladıklarınla yalnız kaldığın an ve bu fikri kanıksadığın an arası zaman dilimidir. Gençlik, kurulacak çok hayalinin kalmamasıdır. Gençlik, yaşadıkça karnının ağrımasıdır.

Bir çok açıdan gençlik, kabullenmemek ve bu kabullenmeyişin hiçbir şeyi değiştirmediğine şahit olmaktır. Beden, temel sorumluluklar çerçevesinde iş yüklenirken zihin engin denizlerde yunuslar peşine düşmüştür. Genç birey, kendinin paydaşı olmaktan çok uzaktır ve daima bir kaybolmuşluk hissi bünyeye hakimdir, çünkü gençliğe hazırlık evresi geçmiş, düzenli bir iş ve düzenli bir hayat ise henüz uzaktır. İnsan ilk defa böylesine tek başınadır ve böylesi çok vakti vardır. Bu miktarda vakit çoğu kez kotayı aşar ve kişi bu boşlukta bile bir çok işe yetişemeyip son ana bırakmayı becerir. Çünkü henüz kanalize olmamıştır, çünkü bilir ki bir yol seçtikten sonra artık o yoldan dönmenin kolay olmadığı zamanları yaşıyordur.

Hayata bütün çıplaklığıyla dokunur; bazı şeyler onu şaşırtır, bazı şeylerden beklediğini bulamaz, ama hayatla dama temas halindedir. Bütün kolları yeni şeyler peşindedir. Yukarıda da belirttiğim gibi, küçükken bunlara imkanı yoktur, bir zaman sonra da sevdiği ve sevmediği şeyler ayıracak ve hayata istediği yerinden, seçerek dokunacaktır. Kendi portföyünü tam olarak çizmesi gereken zaman budur. Elindeki verileri tek tek listeler ve kendine dost olmaya adım adım yaklaşır.

Bu satırlardan sonra muhtemel tepki "e gençlik ne güzelmiş, bunalım bunun neresinde?" olacak. Bunalımın en büyük tetikleyicisi harekete geçme evresindeki acizliktir.

Çünkü dev bir tırın altında kalmışlık, atalet hissi baş gösterir. Yukarıdaki işlere girmeden önce, uzun bir zaman atalet vardır bünyede. Onca imkan bizlere yıllarca düş kurma gücü vermiş ve bu bağlamda motive etmişken bir anda düşlerimizi gerçekleştirmemiz beklenen kırılma anındayızdır. Lakin fiziksel olarak ilk defa karşımızda duvarlar vardır.

Bu noktada bir bahanesini bulup düşünürüz: Süregelen düzene göre en geç on yıla kadar her şeyimizi bir standarta oturtmuş ve ömrümüzün geri kalanında seçtiğimiz yolun getirilerini yaşıyor olacağız. Düşündüğümüzün aksine -tam olarak- özgür olduğumuz yıllarımız değil, anlarımız varmış ve hiçbir noktada bilinç kadar patlangaçlı, rastgele hareket edemeyeceğiz. Muhtemelen binlercesinden biri olacağız. Fark edeceğiz ki binlercesinden biri olmak öngörülen yaşamın nihai sonucu ve bu noktada bize kalan tek şey binlercesinden hangisi olacağımızı seçmek.

Bir kısmı bir anlık boşluğa düşerken bir kısmı yol ayrımını geçmeden canına kast eder. Werther bu paternde çok acı çekiştir, gerçekle ilk temas can yakar. Yakacağınız en güçlü ışık bir gün solacaktır ve evrenin entropisini hiçbir fani hareket etkilemeyecek, karanlığı hiçbir çığlık soğurmayacaktır.

Bu noktada insan birkaç yol seçebilir:

1-İnkâr ve düşünceyi terk etme/teizme sarılma

2-Kabulleniş ve ardından yüce bir amaca yönelme/büyük bir gayenin süvarisi olma/nirvana arayışı

3-Kabulleniş ve hedonizme/hiççiliğe yönelme

Bu yolların hepsinin farklı bir motivasyonu vardır ve doğruluğu ne olursa olsun insan bir yola girmiştir, haliye kendini daha iyi hissedecektir. Kendine bir kimlik daha seçmiştir ve kendi içinde tutarlıdır. Duruma tepki vermeye hazırdır. Yelkenini belli bir rüzgâra göre açmayı başarmış insan kendini tanımlayarak bunca yıldır anlam veremediği (ya da basitçe üzerine düşünmediği) bu kendini tanımlama isteğinin nereden peydahlandığını bu yol ayrımında fark etme şansına sahiptir:

Bu anlamsız döngüde bir kimlik oluşturmak kendi yaşamına bir anlam yüklemekle eşdeğerdir. Bu kimlik arayışı 'öylesine' olmadığını, 'bir hiç uğruna' dünyaya gelmediğini hayata kanıtlama isteğidir ve kişi ne kadar kanalizeyse o kadar tutarlıdır.
Tutarlı olanın bir disiplini, kendi meşrebince bir hikayesi vardır, kişi kendini doğrulamış ve kendine paydaştır, öyleyse sonlu anlamsızlığına sonsuz bir anlam yüklemiştir ve oyunu kazanmıştır: O bir değerdir. Kişi her ne kadar rastgele yaşamayı seçmiş, kendini evrendeki anlamsızlığına inandırmışsa da, seçtiği bir yoldur ve bir yol seçmek aynı reflekstendir.

Seçim yapmakla ilgili bir şey vardır: Seçim yapmak en büyük özgürlük olduğu kadar insanı dış etkilerin hepsinden çok ırgalar. Dedikleri gibi, bir şeyi seçmek aslında başka bir şeyi seçmemektir. İster derinden, ister alenen, insan çoğu zaman seçmediklerini eşeler, kaçırdıklarına ağlar. Bu da insanın kimlik arayışıyla seçtiği yolun rutininden kurtulma yolu, bir nevi kafa tatilidir.

Sanatta ve iştirakta çokça kullandığımızdan bahsettiğim motifler popüleritesini insana aynı anda iki başka şeyi sunmasına borçludur:

1-insan seçmediği yolu mesken eden birinin yerine kendini koyarak yaşama imkanı olmayan bir hayatın provasını yapar.

2-kendi seçtiği yolu izliyor/okuyor olmasa da benzer sancılarla bir yola baş koymuş olan sanal kardeşinde kendinden bir parça görür.

Bingo! Maksimum verim!

"Yazmak da, yaratmak da insanın kendinden saçılanı görme arzusudur" demiştim yıllar önce, ekliyorum: Sanatı bu denli güzel yapan şey, bize -ölme ve pişman olma riski olmaksızın- başka bir noktadan hayatı yaşamayı sağlaması ve bunu tamamen içimizdeki dürtüyü, insan olma gerçekliğiyle yaşatarak bizi seçmemiş olma yükünden kurtarması, bizi dengede tutmasıdır.

Hayat dengede durma marifetidir, şaşırma. Çünkü şaşırmak da dengede kalma çabasından beslenen bir duygudur.

İnsan, olgudan çok duygudur.






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

beni bir sır gibi sakla

cvcvcvcv

Çok Şükür Rabbime

önsözü atla buradan başlayalım