ulan blog, eylül ayını bitirmeden bir kez daha uğrayacağım varmış demek ki sana. çok dağınık kafam, neresinden tutsam da bağlayacağım yerleri neye göre atasam, sonucunda okunabilir paragraflar falan elde etsem bilmiyorum. bilmiyor olalım bu sefer de, böyle oluversin.

blog dayanamadım. yazdım ona, cevap verdim; bana bir soru sormamışken. 4 kelimelik bir karşılık aldım, sonu evetle biten. iyi olmadı ama kötü de olmadı be, koyim götüne; sabahı bekleyip güneşi doğurmaların sonucu bu gibi şeyler oluyor, biliyorsun o sabah saatlerini sende, anlam yüklemek çok kolay oluyor günün doğuyor oluşuna. bi' şekilde yaptık işte, pişman da değilim. sıkıntı ne biliyor musun? konuşmuyor olmamıza sebep çok üzücü, çok olmayacak şeyler söylemişti farkında olmadan, çünkü ruhu,algılayışı basit bir kız. ben de hiddetlenip kesin karar boş verdim onu, ne aradım ne sordum, aylarca izini sürmedim. sürmedim sürmesine de, vakit geçti işte ya aradan, unuttum dediklerini. unutarak yazdım, unutarak elim gitti onun hatrına. hatırladım sonra, bambaşka bir sebepten. pişman olmadım.

bülent ortaçgili hiç sevmiyorum. tavrını, tarzını, bilhassa sıfatını sikebilirim pozisyon oluşursa. teomanı da sevmem, çünkü teomanı hiç kimse sevmez. bülent ortaçgil ve teomana duyduğum iğreti bir kenara, ikisinin söylediği bi' şarkı var ya Eylül Akşamı, biliyor musun? çok seviyorum. şimdi de arkada o çalıyor. evvelki gün beni ona yazmaya iten sebep neydiyse şimdi de benzer duygularla bu şarkıyı dinliyorum. soracaksın, hangi duygular? bu 'anlık' olan ve ölenle beslediğim duygular. bu an dediğimiz şeyin asıl rolü ölümlü,geçici olmak(anlık olmak) ve muhtemelen en büyük aşkı da belkiler. filmlerde olur ya hani, bir gün yolunda gitmekte olan adamın karşısına bir kadın çıkar, adam çok sarsılır, etkilenir. sürekli çevirir kafasında o anı ve kendini onun yürüyüp geçebileceği yerleri adımlarken bulur. bunun gibi işte. an ölüp gidecek, tarih olacaktır, bizler ölümsüz etmek isteriz. belli bir anı diğerlerinden ayıran da -belki- mekana 'O' anın dizginlerinin sahibi uğrarsa, herhangi bir anın mevzubahis an olabileceğidir. pek büyülü.

ölümün hüznü ve hayatın dayanılmaz güzelliği de bu bence. ben hayatı böyle algılıyorum yani. ailemin bu limanlara yanaştığı o güzel, tahta gemi yansa da başlarına bir şey gelmezse fotoğrafları oturdukları yerde tozlanacaklardır. işleri budur. ne yaparsın? pek tabii unutuyoruz ama çoğunlukla unutulanı hatırlamak için değil aslında bütün bu biriktirişimiz, mevcut anıyı güçlendirmek ve tekrar o günün esintilerini hissedebilmek; neredeyse unuttuğun şeyi tekrar görünce aniden belirir ya o anki duyguların, işte o hesap. bu hatıralıklar bana yarının kıymetini değil belki ama gelecek hatıralarımın buruk ve sabırsız düşünü kurduruyor. özel olan, başkalarınca şişirilmiş olandan çok benim dokunacağım, benim nefesimi vereceğim ve benim yücelteceğim şeyler. benim yarınlarım, geleceğim! çocuklarıma anlatacağım, benim her an yazılan olan biyografimin gelecek sayfaları. tabii ki herhangi birinin anılarından daha kıymetli benim için. tamam, anı kitapları, güzel öyküler ve duygular okumayı severim ama bütün bunlar benim geçmişimdeki duygularımın ya da geçmişimden enstantelerin yansıması/çok benzeri olduğu, yahut ileride BENİM DE YAŞAYABİLECEĞİM VE HANEME YAZABİLECEĞİM şeyler olduğundan güzel ve değerli. benim değer verdiğim anılarımın öznelliğini tam olarak anlatamadım mı? hemmen bi'kaç kalem iniyorum aşağı, misal olsun:

manavkuyudaki ev
iki hafta önce ikinci biram ve çimler
dostumda kaldığım o gecenin ayazı
son pazar yemeğimiz
anaokulu dönüşü sarılmamız
bornovadaki pizzacı
sarı ve kırmızı laleler
baba-oğul-duba üçlüsü
sevgilim ve kadıköyü
park, köpek boku
kaybetmediğim bisiklet

gibi sadece benim umrumda olan ve iki üç kelimeye kısalttığımda sadece bana anlamlı gelecek, kamuoyuna mâl olmamış ne varsa... zaten korumacı insanım, bir hayvan olsam -işeyerek olmasa da bir şekilde- evini belirtip kollayan bir tane olurdum. bana temas etmiş ne varsa hayatımda, onu daha derinlerine koydum ruhumun. ve derinliklerinde dolaşan, en iyi olmak gibi bir kaygısı olmaksızın yalnızca en bana özel olan şeylerin konağı olan ruhumun da üzerinde büyücek bir ego var. bütünü olduğu mekanizmanın ömrü bitene kadar katabildiğini kendine katmak isteyen, pragmatik akıllı bir ego bu. bir işaret fişeği. BEN olma duygusu öyle derindeymiş ki sevgili blog ve öyle güzel konuşurmuş ki benimle ve aldatırmış ki beni, ben kendimi en verici, en aziz hissettiğim anlarda benden yapma duygusuyla şevk bulmuşum harekete geçecek.

onu ruhuma daldıralı çok vakit olmuş şöyle bir düşününce ama bu kadını yakalayıp sarılamayışımın trajedisi hayatımı öyle bir sardı ki blog, öyle bir dumur oldum ki yaraları yeni yeni kapanıyor. şimdi anlıyorum, o sıradandı, üzerinde oynanmaya hazır gibi görünüyordu çünkü bomboş, bomboş bir tuvaldi ve ben onu kendi renklerime boyamaya çalışırken ama başka marşlar söyledi. üzdü beni, yordu severken bile. ben de 'onda kimsenin göremediğini gördüm' tezimi desteklediğinden ona giden yol ne kadar yaman ve yamaçsa o kadar sarıldım ona. yalnız benim için güzel olduğunu sandığım, benim kadınım rolüne oturttuğum kişi bana arkasını dönüp gittiği için üzülmüş, kırılmışım sanıyorum.

hayatımın algı merkezine, yaşama içgüdümün hemen üzerine yerleştirdiğim, 'yarından sonraki gün için yatağa girmek' fikrimin hamili olan ve sürerliğini koruyacak enerjiyi 'öbür gün ne olur meçhul, ne kadar çok şeye dokunup ne kadar çok şeyi tadabiliyorsam kârdır' mottosundan alan bir bakış açısı yerleştirdim. sanırım çoğu buna meraklı olmak, bilgiye aç olmak, maceracı olmak falan diyor.

ne yapalım, benim sevdiğim duvar resimleri de saatte 120 kilometreyle giderken geçtiğim duvarların resimleriymiş.





Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

beni bir sır gibi sakla

cvcvcvcv

Çok Şükür Rabbime

önsözü atla buradan başlayalım